‘Kadın dayanışması geleceği kurma gücümüzdür’
İSTANBUL - Devlet politikasının şiddetin önlenmesi, kadınların korunması ve faillerin cezalandırılmasında belirleyici olduğunu belirten EŞİK Gönüllüsü Sevinç Ünal, “Kadın dayanışması yalnızca bir savunma aracı değil, geleceği kurma gücümüzdür” dedi.
Kadınların kazanılmış hakları ve bu uğurda yıllardır verilen mücadele yasal düzenlemelerle yargı kıskacında. Erkek şiddeti ve artan kadın katliamları konusunda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeyen iktidar ve bakanlıklar, var olan mevcut kazanımları da tartışmaya açtı.
Tartışmaya açılan en önemli başlıklardan biri 2012 yılındaki düzenlemelerle kürtaj ve sezaryen oldu. Kadınların o dönem başlattığı protestolar ve kampanya tüm ülke genelinde büyük ses getirdi. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın kürtajı "cinayet" olarak nitelendirmesi ardından kürtajın yasaklanmasını öngören yasa kadınların direnişiyle engellendi. Kürtaj, kamu hastanelerinde fiilen sonlandırılırken, doğum yöntemi olan sezaryen karşıtı kampanya başlatıldı. Kadınların nasıl, hangi yöntemle doğum yapacağının belirlenmek istendiği bu sürece tepki gösteren çok sayıda kadın sanal medya hesaplarından paylaşımlarda bulundu. Sezaryen yöntemi tıbben zorunlu olduğu durumlarda dahi zorlaştırılırken, bu konuda çok sayıda doktor hakkında soruşturma açıldığı biliniyor.
‘TECAVÜZÜ MEŞRULAŞTIRMA’ ÖNERGESİ
Tartışmalı bir diğer önerge de 2016 yılında “tecavüzü meşrulaştırma” önergesi olarak tartışılan cinsel istismar suçunda fail ile mağdurun evlenmesi halinde cezanın ertelenmesi veya hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair önerge oldu. Kamuoyunda "çocuk istismarcılarına af" ve "tecavüzcü ile evlendirme yasası" olarak anılan bu tasarı, yine kadınların uzun süren protestoları sonucu geri çekildi.
MÜFTÜLÜKLERE RESMİ NİKAH KIYMA YETKİSİ
2017 yılında da müftülüklere resmi nikah kıyma yetkisi veren iktidar ve bakanlıkları, Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda yaptıkları değişiklikle müftülüklere ve din görevlilerine bu yetkiyi vererek düzenlemeyi yasalaştırdı. Kadın örgütlerinin Medeni Kanun’un laiklik yapısını zedeleyeceği yönünde gösterdiği tepki, aynı zamanda erken yaşta/zorla evliliklerin denetimini zorlaştıracağı yönündeki tespiti de dikkate alınmadı.
YOKSULLUK NAFAKASININ SINIRLANDIRILMASI
2018’de tartışılmaya açılan ve AYM kararıyla birlikte hedef alınan yoksulluk nafakasının sınırlandırılması şiddete bir daha kapı aralar nitelikte. Adalet Bakanlığı ile Meclis gündemine taşınan bu kanun teklifi taslağının gerekçesi ise süresiz nafaka uygulamasının erkekleri mağdur ettiği gerekçesi. Nafakanın sınırlandırılmasını isteyen kesimlerin çağrılarına kulak veren Anayasa Mahkemesi de Medeni Kanun'da yoksulluk nafakasını düzenleyen maddeden "süresiz" ifadesini kaldırdı. Başta hukukçular ve kadınların yoğun tepki göstermesinin ana nedeni ise kadınların boşandıktan sonra devlet eliyle yoksulluğa ve geleceksizliğe mahkum edilecek olması. Bu konuda atılması planlanan adımlar henüz yasaya evrilmese de kimi reform paketlerinde sıkça yer almaya devam ediyor. Özellikle medya aracılığıyla yıllar önce boşanmasına rağmen hala nafaka ödemek zorunda kalan “mağdur erkek” algısının bilinçli bir şekilde yaratıldığı görülüyor.
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ
Kadına yönelik şiddeti önlemek anlamında en ileri yasal düzenleme özelliğini taşıyan İstanbul Sözleşmesi, 2021 yılında Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile tek taraflı feshedildi. İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararına dönük kadınların sayısız yaptığı başvuru ve Danıştay'a açılan iptal davaları ise reddedildi. Kadınlar ve kadın örgütleri, İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülmesi gerektiğini tutmak istemedikleri çetele üzerinden her defasında dile getiriyor.
HEDEFTE OLAN DİĞER BİR YASA
İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilmesi ardından 2023 yılından bu yana tartışmaya açılan bir diğer yasa ise 6284 Sayılı Kanun oldu. Genel seçim döneminde Cumhur İttifakı'na katılan Yeniden Refah Partisi ve HÜDAPAR, ittifak şartı olarak kadını şiddete karşı koruyan 6284 Sayılı Kanun'un değiştirilmesini veya kaldırılmasını talep etmişti. Kanun metnine dokunulmayacağını açıklayan iktidarın söylemlerinin aksine yasanın kadınlar lehine uygulanmasında birçok sorun yaşanıyor. Şiddete maruz kalan ya da koruma kararı bulunan çok sayıda kadının, gerekli mekanizmalar işletilmediği için katledildiğine tanıklık edildi.
‘SOYADI’ VE ‘SOY KÜTÜĞÜ’ KARARLARI
İlk olarak 2024 yılında çıkarılan 9’uncu Yargı Paketi ile gündeme gelen “soyadı” tartışmaları, Anayasa Mahkemesi’nin, kadının evlenmeden önceki soyadını tek başına kullanmasını engelleyen kanun hükmünü iptal etmesiyle başladı. Bu karara rağmen iktidar 9. yargı paketi taslağına kadının eşinin soyadını alması zorunluluğunu yeniden ekledi. Yoğun itirazlar ve Meclis’teki tartışmalar sonucunda soyadı kısıtlaması içeren bu madde Kasım 2024'te yasalaşan paketten son anda çıkarıldı.
2026 yılına gelindiğinde de İstanbul 14’üncü Asliye Hukuk Mahkemesi, Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23’üncü maddesinde yer alan “Evlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır” hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdu. Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle yapılan başvuru geri çevrilirken; buna göre “Evlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır. Kocası ölen kadın yeniden evlenmedikçe ölen kocasının aile kütüğünde kalır. Ancak dilerse babasının kütüğüne dönebilir” hükmü Anayasa’ya uygun bulundu. Karara tepki gösteren kadınlar, Medeni Kanun’da tanımlanan “soyadı ve soy kütüğü” zorunluluğunun kadınların kamusal alanda çalışması ve verdiği varoluş mücadelesine saldırı niteliği taşıdığını belirtiyor.
BOŞANMA KOMİSYONU İLE DEVREYE GİREN ‘ARABULUCULUK’ YÖNTEMİ
Kadınlar ve yaşamları söz konusu olduğunda onu aile içine hapsederek “makbul kadın” yaratma anlayışındaki ısrar, 2016 yılında aile uyuşmazlıklarındaki arabuluculuk yöntemiyle devreye girdi. "Boşanma Nedenlerinin Araştırılması Komisyonu" raporundan bu yana, özellikle boşanma davalarında arabuluculuk düzenlemesi şeklinde gündemde tutulan bu başlık, 2025 yılında ilan edilen “Aile 10 Yılı” ile daha da tartışılır oldu. Adalet Bakanı Akın Gürlek tarafından 12. yargı paketinde yer alacağı duyurulan düzenleme, pakette yer almadı.
11. VE 12. YARGI PAKETLERİ
Yakın tarihe gelindiğinde ise 11. ve 12. Yargı Paketleri’nde yer alan ve hala tartışılan kimi maddeler taslaklardaki yerini aldı. Türk Ceza Kanunu’nun 225. maddesinde düzenlenen “hayasızca hareketler” suçu için öngörülen “altı aydan bir yıla” kadar olan hapis cezasının, “bir yıldan üç yıla” kadar artırılması, maddenin kapsamının “doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunan ya da bulunmayı teşvik eden, öven veya özendiren kişiler” ile “aynı cinsiyetteki kişilerin nişan veya evlenme töreni yapmasını” kapsayacak şekilde genişletilmesi her iki yargı paketi taslağında da yer alan bölüm. Ayrıca aynı paketlerde cinsiyet değiştirmek için asgari yaşın 18’den 25’e yükseltilmesi, daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen cinsiyet değişikliği için “üreme yeteneğinden sürekli olarak yoksun bulunma” ön şartının da var olduğu yargı paketleri yer alan diğer bir madde. Her iki düzenleme kadın örgütlerinin ve kamuoyunun yoğun tepkileri nedeniyle taslaklardan çıkarıldı ve yasalaşmadı. Bu aynı zamanda farklı kimlik ve cinsel yönelimli bireylerin sıklıkla hedef haline geldiği ve gündemde tutulan bir tartışma olarak karşımızda duruyor.
YARGI ELİYLE YARATILAN YENİ DÜZEN
Hukuk ve kadın örgütleri, AKP’nin iktidarda olduğu 2002-2026 yılları arasında böylesi yasal düzenlemelerle ilgilenirken, aynı zamanda yargının kadına yönelik şiddet, katliam, tecavüz ve cinsel istismar dosyalarındaki kararlarıyla da mücadele etmek durumunda kaldı. Sayısız davalardaki "haksız tahrik", "iyi hal indirimi” ve tarikat/vakıf bağlantılı çocuk istismarı dosyalarına yönelik tartışmalar güncelliğini koruyor.
AYDINLATILMAYI BEKLEYEN SAYISIZ DAVA DOSYALARI
Yıllardır aydınlatılmayı bekleyen sayısız kadın katliamı dosyası karşımızda dururken, en yakınlarını kaybeden ailelerin verdiği adalet mücadelesi ise sürüyor. Kimileri adliye raflarında unutturulmaya çalışıldı, kimileri de kamuoyu ve ailenin ısrarıyla adaletin yerini bulmasını bekliyor. O dava dosyalarından akıllarda kalanlar ise şöyle:
* 12 Nisan 2018'de Giresun'un Eynesil ilçesindeki evinin önünde yaralı olarak bulunan ve kaldırıldığı hastanede yaşamını yitiren 11 yaşındaki Rabia Naz Vatan’ın (11) aydınlatılmayan ölümü ve babası Şaban Vatan’ın verdiği adalet mücadelesi. AKP Genel Başkan Nurettin Canikli’nin şikayeti üzerine bir süre tutuklu da kalan baba Şaban Vatan’ın mücadelesi aralıksız sürdü. Son olarak geçtiğimiz Temmuz ayında dosyada yeni bir gelişme yaşandı. Vatan, söz konusu deliller arasında Rabia Naz'a çarptığı iddia edilen aracın geçmişine ve olaydaki bağlantılara ilişkin önemli bilgilerin yer aldığını söyleyerek, dosyaya 10 klasör delil eklendiğini açıklamıştı. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in dosyayı Ceza İşleri Daire Başkanlığı'na havale ettiğinden bahseden Vatan, dosyanın askıya alınmadığını belirtti.
* Özbek vatandaşı Nadira Kadirova, 23 Eylül 2019 yılında bakıcı olarak çalıştığı AKP İstanbul milletvekili Şirin Ünal'ın Ankara'daki evinde şüpheli şekilde yaşamını yitirmiş halde bulundu. Nadira Kadirova'nın yakın bir arkadaşı, olaydan önce kendisine, milletvekili Ünal'ın tacizine uğradığını belirtmişti. Nadira Kadirova’nın bu şüpheli ölümü kayıtlara “intihar” olarak geçerken, birçok soru işareti ve delil olmasına rağmen dosya kapatıldı.
* Elaziz’de (Elazığ) 28 Mart 2019’da evinde yaşamını yitirmiş halde bulunan Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisi ve bölgenin yerel televizyonu Kanal 23 sunucusu Kazakistan uyruklu gazeteci Yeldana Kaharman’ın şüpheli ölümü de hala aydınlatılmayı bekleyen dosyalar arasında. Kaharman’ın AKP Elazığ Milletvekili Zülfü Tolga Ağar’ın tecavüzüne uğradıktan sonra intihar ettiğini yönündeki iddiaların basında yer almasının ardından birçok habere erişim engeli getirilmişti. Suç örgütü lideri Sedat Peker’in kanalında yayımladığı videolarda iddiayı tekrarlamasıyla olay yeniden kamuoyunun gündemine taşınmıştı. Peker, olayı şu cümlelerle aktarmıştı: “Bir gün kızcağız jandarmaya gidip kızcağız bana tecavüz edildi diyor. 18 yaşında. Kız şikayet ediyor, daha sonra helikopterle gelip bu kardeşi babası (Mehmet Ağar) aldırıyor. Kız ertesi günü ölü bulunuyor. Ne kadar enteresan ve ne kadar acı değil mi? Kendi kızımız için dünyaları yakarız dedik ama orada bir garip öldü ve herkes biliyor. Kimse ağzını açmıyor. Hani kadın kuruluşları? Bir tane gördünüz mü bu olay için eylem yapan? E derin devletin başı. Adam ne istiyorsa o oluyor. Şimdi daha da derin oldu.” İddiaların odağında olan Tolga Ağar iddiaları yalanlarken, soruşturma dosyası ise 16 Ekim 2019’da kapatılmıştı.
* Üniversite öğrencisi Şule Çet de 29 Mayıs 2018’de Ankara'da bir plazanın 20. katından şüpheli bir şekilde düşerek hayatını kaybetti. Kadın örgütlerinin ve avukatların uzun uğraşları sonucu Şule Çet’in intihar etmediği, tecavüz edilerek katledildiği ortaya çıktı. Kadınların adliye önünde tuttuğu nöbetler ve kamuoyu tepkisi sonucu sanık Çağatay Aksu müebbet ve 12 yıl 6 ay hapis cezası aldı.
* İstanbul Küçükçekmece'de 13 Temmuz 2025 tarihinde eski polis memuru Cemil Koç tarafından katledilen ve cenazesi bavula konularak Eyüpsultan'da yol kenarına bırakılan üniversite öğrencisi Ayşe Tokyaz’ın davası da sürüyor. Faili defalarca yetkililere bildiren ve koruma kararı aldırmasına rağmen katledilen Ayşe Tokyaz’ın davası, fail erkeklerin yargı eliyle nasıl korunduğunu gösteriyor. Dosyada Cemil Koç’un yanı sıra delilleri ortadan kaldırdıkları için tutuklanan polisler de yer alıyor.
* Muğla’da 16 Temmuz 2020'de katledilen Pınar Gültekin’e yönelik yargı kararı da hafızalardaki yerini koruyor. Pınar Gültekin’i katleden Cemal Metin Avcı hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası 2025 yılının Şubat ayında Yargıtay tarafından bozuldu. "Tasarlayarak ve canavarca hisle kasten öldürme suçundan" verilmiş olan cezaya ilişkin Cemal Metin Avcı'nın Pınar Gültekin'i "canavarca hisle ve tasarlayarak öldürmediği, kendisine aynı zamanda haksız tahrik indirimi uygulanması gerektiği" belirtilerek bozma kararı verildi. Yargının sanığı korumaya dönük aldığı bu kararla bir kez daha hiçbir kadının güvende olmadığı ilan edilmiş oldu.
* İzmir'de 20 Ağustos 2020’de katledilen Ceyda Yüksel'in katili Serkan Dindar'a verilen müebbet hapis cezası, Yargıtay tarafından "cinsel ilişki teklifini reddetmesi" gerekçesiyle haksız tahrik sayılarak 18 yıla indirildi ve onandı.
* Dersim’de 5 Ocak 2020'de kaybolan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku soruşturmasında yaşanan son gelişmeler, 6 yıllık mücadelenin sonucu. Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve oğlu Mustafa Türkay Sonel, vali şoförü Şükrü Eroğlu, eski polis Gökhan Ertok ve delilleri kararttıkları gerekçesiyle çok sayıda kişi tutuklandı. Erzurum ve Tunceli başsavcılıklarının yürüttüğü soruşturmalarda tutuklu sayısı 27’ye yükselirken, savcılık Gülistan Doku soruşturmasındaki fiilleri "karanlık ilişki ağı” olarak değerlendirmesi dikkat çekti. Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu başta olmak üzere ihmali bulunan herkesin yargılanması gerektiğini belirten Doku ailesi, hastaneler, emniyet ve valilik eliyle karartılmak istenen dosyaya dair adalet mücadelesini sürdürüyor.
Yaşanan gelişmelerin kadınların yıllardır sürdürdüğü adalet mücadelesinin kazanımı olduğunu belirten kadınlar ayrıca Gülistan Doku’nun yakın arkadaşı Rojwelat Kızmaz ile Gülistan’ı arama çalışmaları sırasında cansız bedeni bulunan Esma Kılıçarslan’ın katliamına ilişkin de etkin soruşturma yapılmasını istiyor.
* Wan’da 27 Eylül 2024’te kaybolmasının ardından 15 Ekim 2024'te cenazesine ulaşılan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümünün aydınlatılması için verilen mücadele de sürüyor. Rojin Kabaiş’in ölümüne ilişkin çelişkili Adli Tıp Raporları tartışılmaya devam ederken, soruşturmada yeni bir gelişme yaşandı. Rojin Kabaiş’in otopsi raporunda Rocuronium (roküronyum) ve Ornidazole (ornidazol) adlı iki ilacın tespit edildiği belirtildi. Valiliğin ve üniversitenin “intihar” açıklamalarının soruşturmanın yönünü yanlış biçimde yönlendirdiği sıklıkla dile getirildi. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in Rojin Kabaiş dosyasının titizlikle inceleneceği yönündeki açıklaması ardından dosyada adaletin sağlanıp sağlanmayacağı merak konusu.
Konuya ilişkin açıklama yapan DEM Parti Kadın Meclisi ise kadın katliamlarının devlet kurumları eliyle örtbas edildiğinin belirterek, “Otopsi dahi yapılmadan kentin valisinin bu cinayetin üzerini ‘intihar’ diyerek örtmesi bunun kanıtıdır. Rojin Kabaiş cinayetine dair her gün yeni bulgular ortaya çıkarken, ülkenin bakanlarının sessizliğini koruması, soruşturmanın nasıl engellendiğinin göstergesidir” dedi.
BAKANLIĞIN 2026 HEDEFİ
İktidarın yasal düzenlemeleri kadınların hayatından çalmaya devam ederken, özel ve kamusal alanda talep edilen kimi haklar ise Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı başta olmak üzere diğer bakanlıkların engeline takılmış durumda. Bunların başında sayıları 150’yi geçmeyen kadın sığınakları geliyor. Bu sayıyı 2026 bütçesinde 151’e çıkarmayı öngören bakanlığa tepki gösteren kadınlar, şiddet faili erkeklerle aynı evlerde yaşamaya mahkum ediliyor.
İktidarın “3 çocuk” ısrarına ve bedenlerine dönük politikalara ses çıkaran kadınlar, istihdam, eşit işe eşit ücret ve kreş hakkından da yararlanmak istiyor. Tüm açıklığıyla ortada olan tablo, iktidarın kadınlara dönük politikasını bir kez daha gözden geçirmesi gerektiğini gösteriyor.
EŞİK YARGI KARARLARIYLA DA MÜCADELE EDİYOR
Bu ve benzeri sayısız dosya ve yargı kararlarıyla yıllardır mücadele eden kadın örgütlerinden biri de Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK).
EŞİK Gönüllüsü Sevinç Ünal, AKP’nin 25 yıllık tarihine bakıldığında yalnızca iktidarın kadın politikasını değil; kadınların kazanılmış haklarını koruma, eşit yurttaşlığı savunma ve kadınları aile içindeki geleneksel rollerine hapseden politikalara karşı mücadele tarihinin görüleceğinden bahsetti.
AKP’nin ilk yıllarında, kadınların mücadelesiyle hukuki kazanımların hayata geçirilmesi ve yeni düzenlemelerin yapılması yönünde önemli adımlar atıldığına değinen Sevinç Ünal, bunların 1 Ocak 2002’de yürürlüğe giren Yeni Türk Medeni Kanunu, 2003 İş Kanunu, 2004 Anayasa değişiklikleri, 2004–2005 TCK reformu, 2011 İstanbul Sözleşmesi ve 2012’de 6284 sayılı Kanun olduğunu belirtti.
‘KADINLAR GÜÇLÜ TOPLUMSAL ÖZNE KONUMUNDA’
“Bu kazanımları iktidarın kadınlara bahşettiği haklar olarak görmek doğru değil” diyen Sevinç Ünal, “Kadınlar hiçbir dönemde hak bekleyen pasif bir topluluk olmadı; haklarını mücadele ederek kazanan ve iktidarları bu hakları güvence altına almaya zorlayan güçlü bir toplumsal özne oldu. Bu nedenle 2002–2026 dönemini birbirinden kesin çizgilerle ayrılan dönemler olarak değil, kadınların bir yandan yeni kazanımlar elde etmeye, bir yandan mevcut kazanımların uygulanmasını sağlamaya ve giderek daha fazla da bu kazanımları korumaya çalıştığı bir mücadele süreci olarak değerlendirmek daha doğru olur” değerlendirmesinde bulundu.
‘YASA VAR, PEKİ UYGULANIYOR MU?’
Bu süreçte kadınların mücadelesinin önemli bir bölümünün, “Yasa var, peki uygulanıyor mu?” sorusu etrafında şekillendiğini belirten Sevinç Ünal, “6284’ün etkin uygulanması, koruma ve uzaklaştırma kararlarının hayata geçirilmesi, sığınakların güçlendirilmesi, elektronik kelepçenin etkin kullanılması, KADES ve ALO 183 gibi mekanizmaların işletilmesi; ŞÖNİM’lerin sayı, personel ve bütçe bakımından güçlendirilmesi kadınların temel talepleri haline geldi. EŞİK’in bu konudaki talebi ise son derece net. Yasalara dokunma, uygula!” ifadelerini kullandı.
‘KADIN POLİTİKASI AİLE MERKEZLİ ÇİZGİYE KAYDI’
İktidarın kadın politikasının zamanla daha fazla aile merkezli bir çizgiye kaydığına işaret eden Sevinç Ünal, “Kadınların eşit ve bağımsız yurttaşlar olarak güçlendirilmesi yerine, kadınları eş, anne ve bakım veren rolleri üzerinden tanımlayan yaklaşım güçlendi. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının resmi politika belgelerinden ve eylem planlarından geri çekilmesi, kadınların ekonomik bağımsızlığına, bedensel özerkliğine ve kamusal yaşama eşit katılımına yönelik politikaların zayıflaması bu dönüşümün önemli göstergeleri oldu” dedi.
Sevinç Ünal, 2021’de Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin kadınların kazanılmış haklarını koruma mücadelesi açısından önemli bir kırılma yarattığından bahsetti.
Sonrasında Medeni Kanun, nafaka, boşanma, soyadı ve velayet gibi başlıklarla kadınların aile içindeki eşit konumunu güvenceleyen hakların yeniden tartışılmaya açıldığına değinen Sevinç Ünal, “AKP’nin iktidarı boyunca işleyen süreç, kadın hareketinin mücadele ederek elde ettiği kazanımların bir bölümünün yasalaştığı ancak bu kazanımların uygulanması için de sürekli mücadele edildiği; zaman içinde ise kazanılmış hakların korunmasının başlı başına temel bir mücadele alanına dönüştüğü bir süreçtir. EŞİK açısından mesele AKP’nin kadınlara ‘ne verdiği’ değil; kadınların mücadele ederek kazandığı hakların korunması, eksiksiz uygulanması ve daha ileri taşınmasıdır. Bugün temel mücadelemiz; eşit yurttaşlığın, bedensel ve ekonomik özerkliğin, şiddetten uzak yaşama hakkının ve kamusal yaşama tam ve anlamlı katılımın güvence altına alınmasıdır” şeklinde konuştu.
DEVLETİN KADINLARI KORUMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ
Sevinç Ünal, kadın cinayetlerinin temel nedeninin erkek şiddeti olduğunu ancak devletin kadın politikası; şiddetin önlenmesinde, erken tespitinde, kadınların korunmasında ve faillerin cezalandırılmasında belirleyici olduğuna vurgu yaptı. “Asıl mesele yalnızca artan şiddet değil, devletin kadınları koruma yükümlülüğünü ne ölçüde yerine getirdiğidir” diyen Sevinç Ünal, kadın katliamları ve şüpheli kadın ölümlerine dair düzenli, kapsamlı ve güvenilir resmi verilerin kamuoyuyla paylaşılmamasına tepki gösterdi. Sevinç Ünal şu ifadeleri kullandı: “Biz kadın örgütlerinin tuttuğu veriler ve mevcut göstergeler üzerinden ancak bir tahminde bulunabiliyoruz. Türkiye’de günde en az 3 kadının erkek şiddeti sonucu öldürüldüğünü tahmin ediyoruz. Bu nedenle kadın cinayetlerinin gerçek boyutunu ortaya koyacak şeffaf, düzenli ve toplumsal cinsiyete duyarlı bir resmi veri sisteminin oluşturulması da devletin sorumluluklarından biri. Kadın cinayetleri münferit olaylar değildir; toplumsal cinsiyet eşitsizliği, erkek şiddeti ve devletin önleme ve koruma politikalarının niteliğiyle birlikte değerlendirilmelidir.”
İKTİDARIN KADIN POLİTİKASININ ETKİLERİ
Sevinç Ünal, iktidarın kadın politikasının etkisini 5 başlıkta özetleyerek şöyle açıkladı:
“*Eşitlikçi politikadan aile merkezli politikaya geçiş: Kadınların eşit ve bağımsız yurttaşlar olarak güçlendirilmesi yerine, kadınları eş, anne ve bakım veren rolleri üzerinden tanımlayan yaklaşım güçlendi.
*Toplumsal cinsiyet eşitliğinin geri plana itilmesi: Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının resmi politika belgelerinden ve eylem planlarından çıkarılması, şiddetin yapısal nedenlerini görünmezleştirme riski taşıyor. Çünkü şiddetle mücadele yalnızca olay gerçekleştikten sonra müdahale etmek değil, eşitsiz güç ilişkilerini ve ayrımcılığı ortadan kaldırmayı da gerektiriyor.
*İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme: Sözleşmeden çekilme, önleme, koruma, kovuşturma ve bütüncül politika yaklaşımı açısından önemli bir gerileme oldu.
*6284’ün etkin uygulanmaması: Yasanın varlığı tek başına yeterli değil. Koruma ve uzaklaştırma kararlarının zamanında uygulanması, risk değerlendirmesinin doğru yapılması, elektronik kelepçe ve kolluk müdahalesinin etkin kullanılması hayat kurtarıyor.
*Cezasızlık ve önleme mekanizmalarının yetersizliği: Sığınakların, ŞÖNİM’lerin ve sosyal hizmetlerin yeterli bütçe, personel ve kapasiteyle çalışması; kadınların ekonomik bağımsızlığını ve şiddetten uzaklaşabilmesini sağlayacak kamusal politikaların güçlendirilmesi gerekiyor. Sonuç olarak her kadın cinayeti, devletin o kadını ve çocuğu koruma, şiddeti önleme ve faili etkili biçimde cezalandırma yükümlülüğünün de sınavıdır.”
DÜZENLEMELER KADINLARIN YAŞAMINI NASIL ETKİLER?
Sevinç Ünal, kadınların emeği ve yaşamı konusunda en önemli sorunlardan birinin “eşit ve bağımsız yurttaşlık” yerine kadınların aile içindeki geleneksel rollerine ve bakım sorumluluğuna hapsedilmesi olduğunu söyledi. Sevinç Ünal, yargıdaki düzenlemelerin kadınların ev içi emeğinden güvenceli istihdamına, ekonomik bağımsızlıktan artan bakım yükü mesaisine kadar bir dizi bakım, sağlık, barınma ve sosyal hizmetler konusunda ket vuran bir yerde durduğuna dikkat çekti.
‘ATAERKİL AİLE VE TOPLUM MODELİ DAYATILIYOR’
Son yıllarda kadın kazanımlarının hedef haline gelmesinde belirleyici etkenin kadınların eşit ve bağımsız yurttaşlık statüsünün zayıflatılması olduğunu belirten Sevinç Ünal, bunun sonucunda erkeğin reisliğindeki ataerkil aile ve toplum modelinin herkese dayatıldığına vurgu yaptı. Konuşmasının devamında “İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme bu açıdan önemli bir dönüm noktasıydı” diyen Sevinç Ünal, Medeni Kanun, nafaka, boşanma, soyadı ve velayet gibi hakların yeniden tartışmaya açıldığından bahsederek, bu yaklaşımın devam ettiğine değindi.
‘KAZANILMIŞ HAKLARA DÖNÜK KAYGI YARATIYOR’
Yargı paketlerinde gündeme gelen düzenlemelerin kadınların ve çocukların kazanılmış hakları açısından kaygı yarattığını söyleyen Sevinç Ünal, şu ifadeleri kullandı: “Burada özellikle ‘aileyi koruma’ söyleminin kadınların haklarını korumanın önüne geçirilmesine dikkat etmek gerekiyor. Aile ancak içindeki bireylerin, kadınların ve çocukların hakları korunuyorsa güçlü olabilir. Kadının ekonomik güvencesini, boşanma veya nafaka hakkını ya da eşit yurttaşlığını zayıflatarak aileyi güçlendiremezsiniz. Kadın kazanımlarının hedef alınmasının temelinde, kadın-erkek eşitliğine dayalı bir toplum anlayışı yerine geleneksel aile ve toplumsal cinsiyet rollerini güçlendiren bir siyasal yaklaşım görüyoruz. Bu nedenle düzenlemelere tek tek değil, kadınların eşitlik, özgürlük ve bağımsız yurttaşlık alanının bütünü üzerindeki etkisi açısından bakmalıyız.”
‘ÖRGÜTLÜ, SÜREKLİ VE BİRLİKTE MÜCADELE’ VURGUSU
Kazanılmış hakların kendiliğinden korunmadığına değinen Sevinç Ünal, bunun yolunun da kadınların örgütlü, sürekli ve birlikte mücadeleden geçtiğini belirtti. Sevinç Ünal, bu mücadele hattının kadın dayanışmasını da güçlendirmesi gerektiğini ifade ederek, “Bu mücadele yalnızca sokakta değil; Meclis’te, yargıda, yerel yönetimlerde, medyada, üniversitelerde, işyerlerinde ve hayatın her alanında yürütülmeli. Yasaları izlemek, yasa yapım süreçlerine müdahil olmak, karar vericilerle savunuculuk yapmak, hukuki yolları kullanmak ve kamuoyunu sürekli bilgilendirmek mücadelemizin önemli araçları. Ama yalnızca ‘haklarımızı kaybetmeyelim’ demek de yeterli değil. Savunma hattının yanında eşit, özgür, şiddetsiz ve kamusal bir yaşamı kurma hattını da güçlendirmeliyiz. Kadınların emeğini, ekonomik bağımsızlığını, bakım, yaşam hakkını, laikliği, eşit yurttaşlığı ve ekolojik yaşamı birlikte savunmalıyız” şeklinde konuştu.
‘KADIN DAYANIŞMASI GELECEĞİ KURMA GÜCÜMÜZDÜR’
“Farklı kuşaklardan ve farklı mücadele alanlarından kadınların ortak bir zeminde buluşması, bugün her zamankinden daha önemli” diyen Sevinç Ünal, son olarak şunları belirtti: “Biz kadınlar hayatlarımızdan, haklarımızdan ve hayallerimizden vazgeçmeyeceğiz. Kazanılmış haklarımızı savunurken aynı zamanda daha eşit, özgür, laik, demokratik, şiddetsiz ve kamusal bir yaşamı kurmak için mücadele edeceğiz. Çünkü kadın dayanışması yalnızca bir savunma aracı değil, geleceği kurma gücümüzdür.”
MA / Necla Demir Arvas