Derin yoksulluk ve yozlaşmaya karşı alternatif sistem: Komünal yaşam

Paylaş:
AMED - Kooperatifçilik üzerine çalışmalarıyla bilinen Zehra Buylakutluyurga, derin yoksulluk ve yozlaşmaya karşı alternatifin toplumsal kodlarda olan komünal yaşam kültürü olduğunu söyledi.
 
Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) tarafından ÇandAmed Kongre Merkezi'nde 4-5 Temmuz’da "Demokratik Ekonomi ve Ekonomik Örgütleme Çalıştayı" düzenlendi. Çalıştayda özellikle yerel ekonomi, kadın odaklı komünal üretim modelleri ile kooperatifçilik alanlarında yürüttüğü akademik ve sivil toplum çalışmalarıyla bilinen araştırmacı Zehra Buylakutluyurga, “Ataerkil Kapitalizme ve Endüstrilyalizme karşı kadın Komünal eko-ekonomi” konusunu ele aldı. Zehra Buylakutluyurga, kadının komünal yaşamdaki yeri ve önemine dair değerlendirmelerde bulundu. 
 
 
Kapitalizmin kadın düşmanlığı üzerinde kendini var etmeye çalıştığını belirten Zehra Buylakutluyurga, “Bugüne kadar toplumsal gerçeklikler, saha çalışmaları ve mevcut araştırmalar kapsamında edindiğim bilgiler ataerkil kapitalizmin en çok kadınları vurduğunu gördük. Orta Çağ'da ‘Cadı avları’ dediğimiz gerçeklikler vardı, bunların bir hurafe olmadığını da biliyoruz. Kimdi cadı denilen kadınlar; Şifacılık, ebelik, tarım, topluluk gibi komünal kültüre dayalı bilgeliği olan kadınlardı ve bu kadınlar meydanlarda diğer kadınlara ibret olsun diye vahşice yakıldılar. Aslında kapitalizm kendini geliştirirken, kendi sistemine alternatif yaratabilecek ve kendi sistemini tehdit edebilecek kadınları ortadan kaldırmaya çalıştı. Bu zihniyet bugün de devam ediyor” diye belirtti. 
 
KADININ ÖZNE OLDUĞU BİR İNŞA
 
Kapitalist sistemin kadın emeğine dönük sistemli bir saldırı gerçekleştirdiğine dikkati çeken Zehra Buylakutluyurga, “Biz eko-ekonomi ve komünal toplum dediğimizde de bu gerçekliği tarihsel kökeninden alıp kadının eve kapatılarak metalaştırıldığı dönemden bugüne getiriyoruz ve bu işin asıl öznesinin de kadınlar olması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü dünyanın yarısından fazlası bir nüfusa sahip olan kadınlar, ekonomik karar mekanizmalarından uzak tutuluyor. Toplumsal çürüme yaşanıyor. Dolayısıyla insanlığı kaybettiğimiz yerden başlayıp o gerçeklikle o hakikate ulaşıp yeni bir sistem örmek durumundayız. Bu sistemi örerken de kadının özne olduğu bir sistem inşa etmeliyiz” dedi. 
 
Doğa ile kadın arasında ciddi bir ilişki olduğunu, doğa ve doğum kavramlarına da buradan bakılabileceğini söyleyen Zehra Buylakutluyurga, “Kavramsal benzerliğinin yanında yaşamı yeniden üreten, yaşamı yeniden inşa eden bir gerçeklik de söz konusu. Kadın kadar doğaya da uygulanmış bir tahakküm var. Nasıl ki kadın bedenleri doğurganlığı üzerinden işte fabrikalara, tarlalara işçi yetiştiren araçlar, meta olarak görüldüyse doğa da insan için var olmuş bir meta olarak görüldü ve her geçen gün daha fazla kıyıma uğruyor” ifadelerini kullandı.
 
‘ÖZE GERİ DÖNÜŞ YAPILMALI’
 
Dijital çağın hedefinde kadın ve doğanın yer aldığını belirten Zehra Buylakutluyurga, maden gibi ekolojik tahribatlara işaret ederek, “Komünal toplumla ekolojik sürdürülebilirliği de esas alıyoruz. Aslında insanın insanla olan ilişkisini ve insanın doğayla olan ilişkisini yeniden inşa etmeyi hedefliyoruz. Çünkü insan doğadan uzaklaştıkça aslında kendi insani özünden de uzaklaştı. Bizim de bu öze bir geri dönüş hareketi olarak yeniden bir yapılanma sürecine girdiğimizi belirtebiliriz” dedi. 
 
ENDÜSTRİYALİZM
 
Endüstriyalizmde kadının arayışının manipüle edildiğini kaydeden Zehra Buylakutluyurga, “Özgürleşme” adı altında bu arayışın, kadının ev içi yaşamda ürettiği her şeyin hiçleştirilip, değersizleştirildiğini söyledi. Zehra Buylakutluyurga, “Çünkü kadının ev içinde gerçekleştirdiği hiçbir emek karşılığını bulamadı. Aslında bir emek sömürüsü vardı. Bu durum endüstriyalizmde de böyleydi. Çünkü fabrikalarda çalıştığı alanlarda eşit işe eşit ücret meselesi dediğimiz sorunlarla karşı karşıya kaldık. Bir yandan dışarıda çalışırken bir yandan da ev içi sömürüye maruz kaldık. Dolayısıyla bu döngüyü değiştirmeyi hedefliyoruz. Bir şekilde ekolojik sürdürülebilirlik, toplumsal fırsat eşitliği, cinsiyet eşitliğine dayalı komünal bir sistemi inşa etmekten bahsediyoruz. Yani aslında biz ekonomi kavramına da bakmamız lazım. Tarihteki ilk ekonomist de kadındır aslında. Çünkü evi planlayan, çocuğun beslenmesinden sorumlu olan, ev içerisindeki bütün yaşamı ören kadındı. Kadının ekonomist kişiliği aslında genetik kodlarında var. Ve dediğimiz gibi kadın ekonomik yaşamdan dışlandığında aslında ortaya vahşi cehennem olan kapitalist sistem çıktı. Dolayısıyla bu işin öznesi kadınlardı” ifadelerini kullandı. 
 
KOMÜNAL YAŞAM 
 
Komünal yaşamın Kürtlerin yaşamında sürekli var olduğunu kaydeden Zehra Buylakutluyurga, “Hafızalarımızı yokladığımızda eskiden mahallelerimizde, sokaklarımızda her akşam bir evde erişte kesen kadınları biliriz. Bunlar küçük komünlerdi. Çünkü orada bir dayanışma vardı. Köylerde aynı şey vardı; her gün bir çiftçinin tarlası sürülür, bir imece dayanışması vardı. Yani kısaca bizim toplumsal kodlarımızda ve genetik hafızamızda aslında zaten bir komünal yaşam kültürü var. Ve bu komünal yaşam kültürünü de kendi doğası gereği kadın gerçekleştirmişti. Çünkü doğadaki tek organik bağ aslında kadındır. Doğal bir ilişkidir, sonradan kazanılmamıştır. Daha sonra kazandığımız ilişkiler, baba ve diğer akraba ilişkileri aslında temel hukuksal kurallara dayanır. Bu hukuk sonradan oluşur, bir sözleşmeye dayalıdır. Erkek zaten var olmayan o hukuku geliştirmek için kendi kurallarını koymuştur. Aslında kadının o bedeni ve doğurganlığı üzerinden yine kendi tahakkümünü kurmaya çalışmıştır. Dolayısıyla biz toplumun tarihte kaybettiği yere bir geri dönüş yaşayıp, bozulan noktada düzeltmeye çalışıyoruz. Bunun da ilk çıkışı doğa ve kadın ilişkisi olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla böyle bir komünal sistemi, böyle bir ekolojik dengeyi sağlamak için öncelikle kadının asli öznesi olduğu, kadının başrolde olduğu bir sistem örmek zorundayız” şeklinde konuştu. 
 
AHLAKİ ÇÖKÜŞ
 
Kapitalizmin büyük bir ahlaki çöküş yaşattığını ve bu ahlaki çöküşten kurtulmanın yolunun komünal yaşam olduğunu kaydeden Zehra Buylakutluyurga, “Ahlaki çöküş bundan sonraki nesillere de kodlanmaya çalışılıyor. Dolayısıyla bir seçim ve bir tercihte bulunmak durumundayız. Biz bu yozlaşmayı, bu ahlaki çöküşü kabul mü edeceğiz, bu şekilde yaşamı sürdürecek miyiz yoksa bunun alternatifini mi geliştireceğiz? Elbette alternatifini geliştirmek en doğru seçenek. Doğadan kopuş var, kendi yaşam kültüründen, ortak hafızasından kopuş var biliyoruz. Fakat bu derin yoksulluk ve derin yozlaşma halini büyük bir enerji olarak açığa çıkarabileceğimizi de biliyoruz. Aslında işte en dibi gördüğümüz noktada belki de en büyük çıkışı yaratabiliriz diyebiliriz. Çünkü buradan ciddi bir enerji açığa çıkacağına inanıyoruz ve toplumumuzun da aslında bu arayışta olduğunun çok farkında olarak böyle bir alternatif sistem geliştirmeyi hedefliyoruz” dedi.
 
MA / Fethi Balaman